kusura bakilmasin

blog'a geri dön

17 yorum var - 29 Mayıs 2008 12:56

Tarihi milattan önceki yıllara uzanan Persler, bundan 2.500 yıl önce Büyük Kirüs zamanında parlak bir imparatorluğa kavuştu.

Büyük Kirüs'ün MÖ 539 yılında, Babillileri yenilgiye uğratması ardından hazırlattığı ve Babil halkına "adalet, merhamet ve yüce gönüllülük ile muamele etmeye kararlı" olduğunu anlattığı yazıt, kimi uzmanlarca dünyanın en eski İnsan Hakları Sözleşmesi kabul ediliyor.

Kral Kirüs'ün soyundan gelen, ülkesinin varisi olan İran halkı günümüzde sadece petrol zengini bir ülke olarak algılanmaktan rahatsız. Bir dönemin muazzam bir imparatorluğunun devamı olarak, takdir ve saygıya layık olduklarını düşünüyorlar.

İnsanlığa, kültür ve medeniyetin gelişimi açısından kattıklarının unutulmasından rahatsızlar.

Peki kendilerini, kimliklerini nasıl tanımlıyorlar?

İranlı olmak denince kimliklerini tanımlamak için 2.500 yıl gerilere, Kral Kirüs'ün devrine, Zerdüştlüğün yaygın olduğu yıllara dek uzanıyorlar mı? Yoksa sadece 1.400 yıl geriye, İslam'ın gelişine dek uzanıp, kendilerini bir İslam milleti olarak mı tanımlıyorlar?

'Arap olmamak'tan kaynaklanan, 'öteki' bilinci, Sünnilerle çevrili bir coğrafyada Şii olarak var olma gerçeği bu algıyı nasıl etkiliyor?

Son yüz yılda İran'ın yani ari insanların ülkesinin yazgısını en çok etkileyen unsurlardan birisi de 'dış müdahale'.

Yakın tarihindeki olaylar ışığında 'tehdit altında olma' algılaması, İran'ı İran yapan bir olgu.

......

800'lere girildiğinde bir zamanlar gücü Kafkasların içlerine, Afganistan üzerinden Hindistan'a batıda ise Tuna boylarına dek uzanan Persler, bu yıllarda Kaçar hanedanı yönetiminde; gerileme devrini yaşıyordu...

İran'ın diğer ülkelerle ilişkilerine hakim olan eğilim, zayıf düşen yönetimin ülkenin temel kaynaklarını yabancılara ucuza satması, ya da kapitülasyonlar ile kullandırması şeklinde gelişen bir acz öyküsüydü...

Tarihin 'şanlı Pers imparatorluğu'nun mirasçıları ise bu duruma içerliyor, siyaset içten içe kaynıyordu...

Toplumun her kesiminden eylemcilere İngiltere'nin de verdiği destek ile 1906'da meşrutiyet ilan edildi.

Ülke bir anda liberal, zamanının örneklerine göre çok ileride bir anayasaya kavuştu.

Bir süreliğine de olsa ülkede umut ve gurur havası esiyordu.

Ancak tam bu sırada İngilizlerle Ruslar ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Yıl 1907'ydi...

.....

1920'lerde Pers devleti zor bir dönemden geçiyordu.

140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı.

Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı’ydı.

Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngitere'nin de teşvikiyle hükümeti devirdi. Bir süre devam eden Savunma Bakanlığı görevinin ardından 1923'te Şah'ı bir darbe sonunda tahttan indirdi.

Hedef başta bir cumhuriyet kurmaktı. Hemen yanı başlarında, Türkiye’de bir cumhuriyet kuruluyordu. Rıza Han da “modern” bir devlet başkanın olması gerektiğine inandığı gibi, cumhurbaşkanı olmak istiyordu.

Ancak ulemanın direnişi sonunda 1925'te bizzat tahta çıktı: Pehlevi hanedanı başlamıştı.

Rıza Han ülkesinin ayakları üzerinde duran çağdaş bir ülke olmasını istiyordu... Bunun için bir dizi reform yapmaya girişti. Pers devletinin adı bile değişti; İran yani ari insanların ülkesi oldu...

Ancak aradan 15 yıl geçtiğinde, Tahran’ı yabancı askerler işgal etmiş, Rıza Han tahttan çekilerek yerini genç oğlu Muhammed Rıza Şah’a bırakmıştı.

Bu sonucu yaratan sadece Rıza Şah yönetimine İranlıların bakışı değildi. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan İngilizlerle Ruslar, Şah’ın Nazilere sempati beslediği gerekçesiyle daha fazla tahtta kalamayacağına karar vermişti.

Üstelik denkleme çıkarlarını etkileyen çok ciddi bir unsur girmişti: Petrol.

İran petrollerini işleten Anglo-İran petrol şirketi, ülkenin kaderinde gitgide daha etkili bir noktaya geliyordu.

Ancak İran’ın ‘siyah altını’ kendi hazinesindense, İngiltere’nin kasalarına gidiyordu.

İranlılar ve İngiltere arasında, Anglo İran petrol şirketinin petrol gelirlerini nasıl paylaşacağı konusunda 1930’lardan itibaren kimi zaman tazelenen tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başlıyordu.

Takvimler 1951'i gösterdiğinde İran’ın yeni milliyetçi Başbakanı Muhammed Musaddık bu petrolün İran’ın hakkı olduğunu dünyaya ilan etti.

.....

1950'lerde İkinci Dünya Savaşı’nı yeni atlatan dünya bu kez de Soğuk Savaş’ı yaşıyordu.

Bu sırada İran’da yeni bir başbakan vardı. Geniş halk desteğini arkasına almış olan milliyetçi Başbakan Muhammed Musaddık, Time dergisinin 1951 yılı kapağını ‘yılın adamı’ sıfatıyla süslüyordu.

Soyu İran’ı yüzlerce yıl yöneten Kaçar hanedanına dayanan, babası da zamanında bakan olan 70 yaşındaki hukukçunun en güçlü siyasi silahı petrolün millileştirilmesi talebiydi.

Aynı yıl İran meclisi bu talebin gerçekleştirilmesi yolunda bir karar aldığında dünya başkentlerinde, özellikle Londra’da büyük bir sarsıntı yaşandı.

Ancak bu plan hayata geçirildiğinde, İran'ın elindeki yetersiz teknik imkanlar yüzünden petrol üretimi durdu.

Musaddık her ne kadar kentli kitleler arasında popüler olsa da, onlar dışındaki hemen herkesi küstürüyordu.

Dahası ABD, Rusların bölgedeki nüfuzunun artmasından kaygılıydı. Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan Komünist eğilimli Tude (Kitle) Partisi’ni arkasına alması bu kaygıyı iyice körüklemişti.

Eisenhower yönetiminin 20 Ocak 1953'te iktidara gelmesi ardından tüm bu unsurlar gitgide hızlanan bir döngü halini aldı.

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA öncülüğünde, İngiltere’nin desteğinde Musaddık’ın devrilmesi yönündeki hazırlıklar başladı.

Bu bölümde, İran'da sadece petrolün millileştirilmesine değil aynı zamanda anayasal yönetim fikrine öncülük eden biri olarak görülen Muhammed Musaddık’ı ve kısa süren ancak derin izler bırakan yönetimini ele alıyoruz.

....

1953'te milliyetçi Başbakan Muhammed Musaddık'ın batılı istihbarat kuruluşlarının planladığı şekilde devrilmesi ile, 20. yüzyılda bir kez daha, dış müdahale İran siyasetinin çehresini belirlemişti.

Rejim değişikliğinin bu ilk örneği veya kimilerinin deyimiyle CIA'in ilk darbesi, bir süre batının çıkarlarına pek iyi şekilde hizmet etti. Yeni hükümetle yapılan petrol anlaşması; gelirlerin yarısının yabancı karteller elinde kalmasını güvenceye aldı.

Batılı diplomatlar arasında tam bir zafer havası vardı. Ama bunun bedelini demokrasiye yönelik adımları bir kez daha sekteye uğrayan İran ödüyordu...

Petrol sektörünü millileştirme, kendi yetkilerini sınırlama hamleleri karşısında Başbakanı'nı mat eden İran Şahı'nın da özgüveni yerine gelmişti...

Ülkesinin kaderini çizmekte daha etkin rol almaya soyunuyordu...

"Özgürlük ve bağımsızlık için bir kale olmak"tan, söz eden Şah Rıza Pehlevi, artan petrol gelirlerini kullanarak, ülkeyi süratle dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden bir haline getireceğini ilan etti.

Bu hedefe ulaşılmasını sağlayacağı söylenen vizyonun adı 1963'te kondu: "İnkilap-ı Sefid" ya da "Beyaz Devrim"...

....

1906'da liberal bir anayasa hazırlanması ile sonuçlanan Meşrutiyet (İnkılab-ı Meşruta) ve Muhammed Rıza Pehlevi'nin Beyaz Devrim'i (İnkılab-ı Sefid) sonrasında, İran 1970'lere girildiğinde yeni bir devrime doğru gidiyordu.

Şah bu sırada katlanan petrol fiyatlarından yararlanıp yoğun şekilde silah satın alıyordu. Ekonomi aşırı ısınmış ve resesyon başlamıştı. Entelektüeller ya sürgünde ya hapisteydi. Toplumsal yaşama baskı hakimdi. Modern sanayi, ekonominin temel direği çarşıya zarar vermişti.

Toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu.

Özellikle sürgüne gönderilmiş olan Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı.

Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi.

Bunu çatışmalar, ölümler, cenazeler, yeni eylemler izledi.

Dünya medyası, Şah'ın başlıca siyasi rakibi olarak sivrilen Humeyni'ye kulak vermek üzere Paris'in Neuf le Chateau banliyösüne koşuyordu.

Şah'ın önünde pek bir çıkış kalmamıştı. Son aşamada askeri yönetime yönelmesi de sonuç vermedi.
...

1 Şubat 1979'da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi...

Ayetullah Humeyni ve beraberindekiler ise 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda, ülkeye dönüyordu.

Sevinç, milliyetçilik ve batı karşıtlığından oluşan bir rüzgarı arkasına alan Humeyni’yi coşkulu kalabalıklar karşıladı.

Bunlar İran'da umut günleriydi. Siyasi düşünceleri temelde farklı olsa da İranlıların çoğu ülke tarihinde yeni ve parlak bir çağ başladığını düşünüyordu.

Ancak Paris'teyken din adamlarının iktidarda rol oynamayacağından söz eden Humeyni, fikir değiştirmiş görünüyordu.

Monarşi’nin yerine kurulacak İslam cumhuriyetine zemin olan anayasa taslağı başta düşünülenden farklı bir çerçeveye oturdu.

Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden ülkeye döndü.

ABD Büyükelçiliği 4 Kasım'da İranlı öğrenciler tarafından işgal edildi. İçerideki 66 Amerikalı rehin alındı.

444 gün süren rehine krizi sadece ABD – İran ilişkilerini hala onulmayan bir şekilde yaralamakla kalmadı, geçici hükümet içindeki daha liberal unsurların tasfiyesiyle sonuçlandı.

Bu günlerde Şii İran'a hiç de dostane duygular beslemeyen Saddam Hüseyin ise Irak'ta olup bitenleri gözlüyordu. Ona göre ulemanın devrimi tazeydi, denenmemişti, muhtemelen oturmamış ve zayıftı.

İran'ın kavgadan kaçınmayacağı düşünülürse, vurmak için doğru bir zamandı. Bu düşünceler sekiz yıl sürecek İran-Irak savaşının başlamasıyla sonuçlandı.

....

1980 sonbaharında, yüzlerce yıllık krallık yönetimine son vermiş olan İran'da, bu ortak düşmanın ortadan kalkması ardından muhalefet hareketi parçalanmış, içeride siyasi hizipler arasında çekişme ortaya çıkmıştı...

ABD Büyükelçiliğine yönelik işgal eylemi yüzünden rehine krizi yaşanıyordu. Ve ülke bu sırada komşusu Irak'a karşı savaşa girmişti....

BM Güvenlik Konseyi, bir süre eylemsiz kaldıktan sonra nihayet ateşkes çağrısı yaptığında da asıl sınırlar yerine bulunulan noktada ateşkese gidilmesini istedi. Alınan kararların etkisizliği bir yana, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi birden, savaşın her iki tarafına silah sağlıyordu.

İranlılar için dışarıya bakışta tüm dünyanın kendilerine karşı olduğu düşüncesi hakim olurken, içeride ulema İran'ın kimliğini şekillendiriyordu.

Şah’ın yıllar yılı batılı yaşamı telkinleri ardından İranlıların yaşamında şimdi pek çok batılı unsur yasaktı. Şah döneminin Savak’ı artık yoktu ama ahlak polisi ya da Besiçler vardı.

Günümüzde pek çokları devrim aleyhtarı olmadığınız sürece, İran’da siyasi özgürlük olduğunu, sesinizi duyurmanın ve siyasetleri değiştirmenin yolları bulunduğunu savunuyor.

İran siyaseti konusunda uzman araştırmacı Nikki Keddie dış dünyanın İran'da olup biten gerçek değişimlere sırt çevirdiği kanısında.

Bir zamanlar Humeyni'nin danışmanı ve dışişleri bakanı olan, şimdiyse rejimin başlıca muhalifleri arasındaki İbrahim Yezdi "İran'da devrimin öyküsü daha bitmedi." deyip ekliyor:

“Hiç kimse de 1979 devriminin nihai sonucunun ne olacağını bilemez. Bu devam eden bir süreç. Biz İranlılar, er ya da geç İran'ın demokratik bir devlet olacağına inanıyoruz.”

Ancak batılı liderler bunu beklemeye hazır görünmüyor. ABD ve İngiltere liderlerinin yaptığı açıklamalara kulak verirseniz, İran'ın hala sorunların kökeninde görüldüğü ortaya çıkıyor.

İran’ın son yüz yılında üç devrim, batının eliyle yapılan dört müdahale ve bunlar kapsamında meydana gelen iki rejim değişikliği var.

Bu diziyi hazırlarken görüşüne başvurduğumuz tüm uzmanlar İran karşısında başarısız olmaya mahkum tek siyasetin yeni bir dış müdahale olacağı konusunda hemfikir.

Tüm ülkeyi köktencilerin arkasında toplayacak bir şey varsa, o da yeni bir dış müdahale ya da rejim değişikliği yolunda bırakın bir girişimi, bir olasılık oluşması diyorlar...

yukarda okumus oldugunuz yazi

http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/2012_iranseries/page3.shtml
alinmistir,

isteyenler ayni sayfadan sesli ve turkce olarak dinleyebilirler,
burda aktardiklarim sesli anlatima gore .

Çok güzel bi olmuş gerçekten..

"İran’ın son yüz yılında üç devrim, batının eliyle yapılan dört müdahale ve bunlar kapsamında meydana gelen iki rejim değişikliği var."

Nerden nereye..

ShETaiN  29 Mayıs 2008 14:19  

Şimdi bi kaç noktaya değinmek istiyorum pers kanı taşıyan bir birey olarak ki bundan da önemlisi,
iran kültürünün domine ettiği kültürleri yeterince yakınen izlemiş biri olarak.

Kral kirüs (cyrus II) aslında pers imparatorluğunu kurmamıştır,
o aslında persleri ve medleri birleştirmiştir,
kurulan imparatorluğun adı pers ve med imparatorluğudur akhaemenes imparatorluğu olarakta geçer adını akhaemenes'ten alır.
Ve ayrıca o dönemin en büyük dini Mecusiliktir.
Eski bir med dini. Bir zaman bir karışıklık çıkar. Bir iç savaş,
daha sonra Darius zamanında sanırım II. Darius zamanında Zerdüştilik dini gelir ki öğretiler olarak Mecusiliğin aynısıdır.

Benim daha anlatmama gerek yok aslında bu arada iranlılar lider olarak Kirüs'ü değil zira kirüs'ün babası Med'dir.
Darius'u görür,
Zira İmparatorluğu en geniş sınırlarına kavuşturan Darius'tur.

Şuana gelirsek iranda tek öğretilen tarihin İSlam tarihi olduğunu ve İRanın ne antik ne de Sasani zamanı tarihini kimsenin kimseye öğretmediğini çok iyi biliyorum.
Ne yazık,
ama öğrenmek istersen,
kimse senden hiç birşeyi saklayamaz.
Asurbanibal'in gücü bile buna yetmez ki
yetmedi de zamanıyla:)

Zagnafein  30 Mayıs 2008 01:12  

Ha buarada ekliyim yazı genel olarak durumu iyi açıklamış,
ansiklopedik bilgi tadında olmuş:)

Zagnafein  30 Mayıs 2008 01:16  

acikcasi bu tonda ele almis konuyu ve islemis,ben farkli yerlerden ve farkli zamanlarda arastirdikca fikir sahibi oluyorum,
eger ki daha bol bir vakitte dinlemek istersen kendileri bir de turkce bir dinleti serisi hazirlamislar,cok uzun degil ama daha ayrintili,
ansiklopedik bilgi kismina fazlasi ile katiliyorum,

benim burda biraz deginmek istedigim ve yaziyi ekleyis amacim aslinda iran'in yakin tarihiyle birlikte baglantilari ve yasamin tesadufleri idi....

pek tabi ki yakinen sahit olmus biri olarak senden,gerekli duzeltmeleri ve dogrulari almak ayri bir guzel oldu.

tabi baska ilginc tarafi demokrasiyi bu derece kendinde barindirdigini idda eden bir ulke'nin,mudahelelerini bu kadar rahat aktarabilmesi ve dir bir anlamda.

hani nerde  30 Mayıs 2008 01:53  

iranın kültürü batıya teslim olmuş durumda...
doğunun gerici kimliğini çoktan kabullenmişler...

freyja14  30 Mayıs 2008 01:56  

Doğunun gerici bir kimliği yoktur ve asla da batıdan daha gerici olmamıştır,
kastettiğiniz İslam dininden kaynaklanan gericlikse bunu mekkeli insanların gericiliğine bağlayabiliriz ancak.

Şimdi BBC'nin belgeseli olmasında mütevellit anlayışla karşılayabilirim aslında,
devrimi yapanların Humeyni'nin İslam yanlısı mücahitleri değil de İRanın sosyalistleri olduğunu belirtmemiş olmalarını.
ayrıca devletin adını İran koyanlarda yine onlardır. İran; İranlı milletlerin yaşadığı ülke demektir,
bunlara Farslar(persler) kürtler(medler) Acemler(azeriler) parthlar, hindular, afganlar(ki bunlar antik pers dilini konuşurlar),vb...
Bunun böyle yapılması ülkeyi birleştirmiştir(düşünün acaba bu ülkenin adı Anadolu olsa ne olurdu?)

Bi de demokrasi meselesine geliyim,
Atina menşeili bir yönetim şekli olan demokrasi,
atinalılar tarafından kullanılırken hala atinalıların hayat boyu daimi köleleri vardı ve halk atinalılar(zenginler) köleler ve işçiler olarak ayrılmış sınıflıydı.
Ama aynı anda Pers devletinde kölelik bir cezaydı,
yani yaptığın bir suç sonunda köle oluyordun(düşman askeri olmak mesela) ve cezan bitince, yeniden diğerleriyle eşit haklara sahip bir vatandaş oluyordun.
Ve devlet bir kral tarafından değil bir kurul tarafından yönetiliyordu ama son karar kralınkiydi(normal olarak).

Demem o ki biz hatayı, batının demokrasisini bir halt sanarak yaptık
onlar da yukarda görüldüğü üzre bize cezasını ömür boyu kölelik olarak çok güzel kestiler.
Saygılar.

Zagnafein  30 Mayıs 2008 02:17  

tarihte doğunun gerici olduğunu söyleyemeyiz ama batı doğuya bu kimliği yapıştırmıştır ve doğu da bu kimliğe bürünmüştür...islam dininin etkisi bunda tabiki vardır ama tek neden sayılamaz...batı doğunun ilerlemesinde büyük bir engeldir ancak tek engel değildir...

freyja14  30 Mayıs 2008 02:22  

İran, köklü bir devlet geleneğine sahiptir.
İran halkı her an sürpriz yapabilir.

elestirel  30 Mayıs 2008 02:27  

Batı, doğunun ilerlemesinde sonradan öne konulmuş bir duvardır.
Neden duvardır?
Çünkü batı katıdır
batı hissizdir.

Bu yüzden Hanibal Roma'ya merhamet ederek şehri yok etmezken,
romalılar Cartaca'da taş üstünde taş bırakmamış tarlaları dahi tuzlamışlardır.
Bu yüzden,
Persler yunanlılara saldırıp yenerek onları susturmuş (yada birbirlerine düşürerek) ama asla tamamen yoketmeyi düşünmemişler
ama Heleniler ilk fırsatını bulduklarında Persepolisi yere gömmüşlerdir
işte bu yüzden Doğu İber yarımadasını işgal ettiğinde orayı barışın e bilimin merkezi yaptı
oysa batılılar Kudüs'ü kana bulayıp orayı savaşın ve kaosun merkezi haline getirdi(haçlı seferleri-eskiden günümüze kadar).

İşte bu yüzden Batı bizim karşımızda ki duvardır,
onlar gibi yıkmasını öğrenemeden de asla kendi kimliğimizle gelişemeyeceğiz.

Zagnafein  30 Mayıs 2008 02:28  

-dir yazmam hiç olmamış!!!!!!

freyja14  30 Mayıs 2008 02:29  

Ama bence -dir yazmak iyidir!!!111!!!bir!!

Zagnafein  30 Mayıs 2008 02:32  

bati'nin gelismeci ?? ve baskici batili anlayisini,severek kabullenen ulkeler dogu'da hizla artmistir gunumuzde,

bunun kokeninde ,bir kismi mecburiyetle gecen bu donemler,devaminda kulturel deformasyon ile dogal hale getirilmistir,
mali anlamda yaratilan bagimliliklar,bilimin bati tekeline gecmesi,rekabet alani birakmama gibi anlayislar gunumuzun somurgeciligine alternatif planlardir,
ve bu cember uzulerek belirtmeliyim ki ancak ve ancak tutarli olunursa asilabilir,
zira bati'nin en buyuk silahi ve uygulamasi goz boyayici riyakarligidir,
aslina bakilirsa islam'a yakistirilan gericilik anlayisi da yine belki bati'ya duvar ormek adinadir,zira gun gectikce artan batili muslumanlar bu anlayisi icerden kirarak,degistirmeye calismaktadir,
dusunmek gerekir ki belki de dogu'da asilanmis gerici islam anlayisi yine bu ellerin sonucu olusturulmustur,
burdan bakildiginda cok daha net goruluyor ve bir ornekle noktalamak gerekir , da verilen haber de diye geciyor.

silahlari bize yarattirdiktan sonra,kendimizi imha etmememiz beklenmektedir.

ayrica e katilmak istiyorum cani gonulden.

hani nerde  30 Mayıs 2008 03:22  

harikulade bir yazı....
teşekkürler hanımefendim.....

Valerie  31 Mayıs 2008 23:36  

iran üzerinde oynanan oyunları umuyorum aynı sonucla görmeyiz. oyunlar aşağı yukarı aynı ama...

petite m  31 Mayıs 2008 23:39  

Ülke dışında yaşamak zorunda kalan,İranlı rejim muhalifleri ve aslında İran da sesini çıkarmadan yaşayan fakat değişimi fena halde isteyen çaresiz bi kitle de var aslında

WENDIGO  08 Ağustos 2008 00:33  

hepsine eyvallah peki biz iranı tanıyormuyuz ????
bence tanımıyoruz... tanımamıza izin vermeyenler var çünkü!... kim acaba bunlar ?

TURCO YY  24 Eylül 2008 01:02  
bu yazıya puanı basanlar: